İsa DOGAN

KISA KISA GÜNCEL ANALİZLER!


İsa DOGAN
14 Aralık 2011 Çarşamba 11:14
Değerli Dostlar, Zaman öylesine hızlı ve de acımasız ki, düşünmeye dahi zaman kalmıyor. Eskiden kuşaklar arası fark dendiği zaman 20 yıllık yaş farkı olarak değerlendirilirdi. Günümüzde ise kuşak farkı kavramı 1-2 yıl ile fark edilebiliyor. Peki, bu iyi bir şey mi? Bence değil! Çünkü bu kadar hızlı bir yaşamın size sunduğu mutluluklar da kısa ömürlü ve de gelip geçici oluyor. Günümüz dünyasında "kullan at" kültürü hakim. Bilginin, sanatın, edebiyatın, insan ilişkilerinin bu kadar hızlı tüketilebilmesi "insancıl" özelliklerimizi de değiştiriyor. Bence insanlığın -duraklama dönemi-ne ihtiyacı var. Bu kadar değişime uymak, sürekli koşulamayacağı gibi insanları yorar, yıpratır. Örnek: “İnsanlık tarihindeki bilimsel yeniliklerin son 20 yılda yaşananı geri kalan zaman diliminden bin kat daha fazladır” desek abartmış olmayız.1970'li yıllarda yaşayan biri 1980'li hatta 1990'lı yıllarda yaşayabilir ama 2000'li yıllarda kendini eskitilmiş,kenara itilmiş gibi hissedebilir.Zira her anlamda bilim ve teknolojiyle beraber toplumsal bir değişim vardır.Mektup,tarih olmuştur.Arkadaşlıklar daha geçici,iletişim baş döndürücü hızla gelişmekte..... vs. Alvin Toffler'in "şok" kitabında bir benzetme yapılmış. Eğer insanlık tarihi 62 000 yıl ise, ortalama ömür 62 ise, toplam 800 nesil ise. Bunların 650 nesli mağaralarda yaşamıştır. Yani insanlık 650 nesil (40 300 yıl) durağan yaşamıştır, nesil farkı oluşmamıştır. Oysa bugün, değişimin getirdiği yeniliklere insanoğlunun uyum sağlayamamasının yarattığı sosyo-psikolojik sorunlar yaşantımızın yeni hastalığıdır.
 ---------------------------
Değerli Dostlar, Türkiye’nin 3.çeyrek büyüme oranı 8.2 olarak açıklandı. Dünyanın ikinci en hızlı büyüyen ekonomisi demek oluyor bu. Rakamların ne dediğine kısaca bakarsak İç talepteki canlılığın büyümedeki en büyük etken olduğunu görüyoruz. Bu, vatandaşın içerideki siyasi ve de ekonomik istikrara güvendiğini, harcamalarında ve yatırımlarında bu güvene paralel olarak riske girebildiğini gösteriyor bize. Avrupa’daki krizin kamusal bir kriz olduğunu düşünüyorum. Şirket odaklı değil. Yani Avrupa’daki kriz kamunun borçlarının ödenmesinin mevcut büyüme ile mümkün olmamasından kaynaklanıyor. Krizin getireceği mali tedbirlerin en çok orta kesimi etkileyeceği muhakkak. Ancak üretici şirketlerin bu krizden en az etkilendiğini de görebiliyoruz. Dikkat edin herhangi bir üreten şirket batmadı veya zarar açıklamadı. Yani, sorun kamu ve hizmet sektöründe gözüküyor. Ama reel sektörde değil. Siyasilerin kötü yönetiminin faturasını halk ödeyecek. Bankaların ve finansal fonların AB etiketiyle ambalajlanmış, aslında ekonomik olarak yetersiz ülkelere kaynak aktaranlarının faturasıdır bu. Yani ava giderken avlandı bazıları. Ama avcı kaybederken av daha da çok kaybetti. Özgürlüklerini, egemenliklerini kaybettiler. Bismark’ın dahi hayal edemeyeceği bir etki alanı oluştu Almanya için. Üretenin tüketeni esir almasının en basit yoludur bu; daha çok tüketmesini borç vererek sağla ve sonunda yamacından ayrılmayacak kadar bağımlı olsun. Bakın Yunanistan'a ve diğerlerine! Yunanistan bu kadar borçlanacak ekonomi mi? Değil! Peki, bunu bilmiyorlar mıydı? Bal gibi de biliyorlardı. Amaçlanan neydi o zaman? Güzellikle olmayanı, zorla yaptırmak. Yani siyasi, mali, ekonomik bağımsızlıklarını ellerinden almak. Türkiye reel sektörünü daha da güçlendirerek, pazar çeşitliliğini Batı’dan diğer yönlere kaydırarak daha güçlü ve daha dik ayakta durabilecektir. Reel sektörü rekabetçi ve de verimli kılan ise "faiz" alternatifini cazip kılmamaktır. Eskiden faiz kazancı üretmekten daha kararlı olduğundan kimse kolay kolay sermayesini üretime yatırmıyordu. Bugün değişen bu alternatifin cazibesini kaybetmesidir. Hala çok eksiğimiz var. Ama istikrar ve güven devam ettikçe, eski saplantılarımızdan ve hastalıklarımızdan uzaklaştıkça yapamadıklarımızı da yapacağız.
Sağlıcakla kalın.

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık