İsa DOGAN

KAÇINCI BASAMAK ve KAÇINCI NORMALLEŞMEDEYİZ!


İsa DOGAN
6 Ağustos 2011 Cumartesi 09:32
Değerli Dostlar,
Uzun bir aradan sonra yeniden kalemle  buluşmak ve sizlere naçizane düşüncelerimi aktarabilmek benim için bir nimet. Bu nimeti layıkıyla kullanabilmek için elimden geldiğince  tek düzelikten uzak yazılar yazmaya gayret ediyorum.
Düşünce dünyamızda artı eksi kutuplar arası etkileşimde  çift taraflı sorgulayabilmek önyargılarımızdan uzak değerlendirme  yapabilmemiz için gereklidir. Yani ”ben ne yaptım ?” sorusu yerine kendimize “ben ne yapmadım ?” sorusunu kendimize sormalıyız. Eğer sormazsak bu bizim bencilliğimizin bir  delilidir. Zira sorumluluktan kaçmak için kendi dünyamızı dışarıdan  ayıklamaktır bu. Gelin şu mübarek ayda  “ben ne yapmadım” sorusunu soralım ve de elimizden geldiğince  karınca misali ateşe su taşıyalım. Yakınlarımızdan başlayarak geniş bir yelpaze çizip yardıma ihtiyacı olanlara yardım edelim. Medeniyetimizin gereğini sözde veya şekilde değil  gerçek anlamda eyleme dönüştürelim. Bu bizi daha da yüceltir. Hem yaratanın katında hem de kullarının katında.
Değerli Dostlar,
Son zamanlarda sık sık duyulan bir cümle  var “Türkiye normalleşiyor”. Bu kadar kısa zamanda (9 yıl) Türkiye’nin olması gereken rayına geri dönmesi sevindirici olduğu kadar düşündürücü de.
Ne oldu da  Türkiye  bu adımları atabildi?
Aslında olan şu: Türkiye’de toplumun büyük bir kesiminde yankı bulan ortak hissiyatın siyaset üzerindeki etkin yansımasıdır bu. Soğuk savaş sonrası oluşturulan yeni düzenin en büyük katkısı enformasyonun, teknolojinin ve finansın  demokratikleşmesi olmuştur. Toplum, devleti kendisi için değil, kendisini devlet için  görüyordu. Soğuk savaşın yarattığı dengenin toplum üzerindeki demokratik yaklaşımıydı bu. Bloklar arasında tost olmamak için şartlara körü körüne bağlı bir toplumdu bu. Değişen ise, yıkılan Berlin Duvarının tüm dünya düzeni üzerinde yıkılmış olmasıydı. Artık korkan, çekinen, kaderine razı  topluluklar yoktu. Artık hep daha fazlasını isteyen, daha refah, daha özgür bir toplum ortaya çıkmıştı. Küresel bir olgunun siyasetin ve de ekonominin her alanında etkin olduğu bir süreçte 28 Şubat askeri müdahalesi toplumda infiale yol açtığı gibi, değişmesi gereken şeylerin olduğunu fark etmesine de  yol açtı.
Toplumun fark ettiğini asker fark edemedi. Askerin gözden kaçırdığı en önemli noktalardan biri de yeni ekonomik  modelin özeliğiydi. Artık küresel pazarın içinde yer alan bir Türkiye modelinde yalnız siz değil artık diğerlerinin de var olduğunu görmek gerekiyordu. Diğerleri: parasını ülkemize getiren,burada üreten,istihdam sağlayan,parasını Türkiye piyasalarında değerlendiren,borç veren,borç alan uluslararası şirketler.... Dışarıyla entegre olmuş bir ülkede antidemokratik müdahalelerin bedeli çok ağırdır. 28 şubat’ın bedelini 2001 krizi ile çok ağır ödemedik mi? 2001 krizini iyi analiz etmek lazım.Bir anayasa kitabı atıldı diye böylesi bir  kriz  olmaz!. Kimi tahminlere göre 28 Şubat’ın zeminini hazırladığı 2001 krizinin 200 milyar dolarlık bir maliyeti olduğudur. Doğru veya yanlış kesin olan şu ki bedeli çok ağır oldu. Bazılarımızın maliyet analizi çok sığdır.2001 krizi olmasaydı bugünkü tablo ile faiz yükümüz ne kadar olurdu diye birilerine sormak lazım.
 Böylesi bir Türkiye konjonktüründe şartlar değişmiş, toplum değişmiş  ama asker hala soğuk savaş senaryolarında takılı kalmıştı. Dünyada militarizm üzerine kurgulu düzen yıkılmış, özgürlüklerin her alanda etkisini hissettirdiği yeni düzen geçmişin tüm  duvarlarını yıkarcasına egemen olmuştur. İşte böyle bir dönem de tam da ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda sivil irade  siyaseti dizayn ettiği gibi, istikrar istediğini, kargaşa istemediğini, defaatle ve kesin bir dille göstermiştir.
Türkiye nihayet normalleşiyor, normalleştikçe de büyüyor.
Yalnız Türkiye’nin normalleşmesinden çekinen, istemeyen, korkan kesimler de var.
Ekonomisi güçlendikçe  faizcileri üzen, bölgesel etkinliği arttıkça güç dengelerinin değişeceğinden korkanlar elbette ki olacaktır. Siyasi, askeri, ekonomik olarak güçlenen  bir Türkiye’nin birilerinin güçler pastasındaki payını azalttığı muhakkak.
Dolayısıyla Türkiye’yi kendi içine hapsetmek için terörün yeniden ön plana çıkması hiç de şaşırtıcı değil. Türkiye terörün kaynağını kurutmakta kararlı. Bölgenin ekonomisini yükseltirseniz, refah seviyesini artırırsanız kimse sofrasını terk edip dağa çıkmaz, kimse devleti kullanarak ajitasyon yapamaz.
Dünyada terörün  yoksul veya az gelişmiş bölgelerde olmasının nedeni bir tesadüf değildir. Yoksulluğun olduğu yerde her türlü sömürüyü rahatlıkla  yapmak mümkündür. Dolayısıyla bölgenin gelişmişlik düzeyini yükseltmek sorunun çözümüne büyük katkı sağlayacaktır.
Şunu da bilmeliyiz ki, belli bir etnisitenin  ağırlıkta olduğu  bölgenin geri kalmışlığı etnik milliyetçiliğe de  zemin hazırlar. Dolayısıyla önce bu etnik ayrımcılığı oluşturan zemini ortadan kaldırılması, sonra gerekli sosyokültürel değişikliklerin yapılması gerekiyor.
Değerli Dostlar,
Normalleşiyoruz diyenlerin neye göre, kime göre de normalleştiğimizi de ifade etmeleri gerekiyor. Kim normal ki, biz ona göre normalleşiyoruz. Kriterimiz ne?
Toplumların  coğrafi, kültürel, tarihi etkenlere göre çeşitlendiğini kabul ediyorsak, bence normalleşme kendi koyduğumuz bir üst kritere göre olmalıdır.
Yani her toplumun normalleşmesi veya gerilemesi kendi çapında değerlendirilmelidir.
Türkiye geçmişin tüm hastalıklı yapılarını değiştiriyor. Siyasette, hukukta, bürokraside, futbolda... Yani her alanda bugün bu değişimi hissetmek mümkün.
Dayı dönemini geride bıraktık!  Özünde insan olan, herkesin eşit şartlarda olduğu yeni bir döneme girdik. Bence dayılarınız varsa vedalaşın, çünkü varlığı artık işe yaramayacak!
Sağlıcakla kalın!

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık