İtidalde Eksiğiz Ya Rab!


16 Ocak 2012 Pazartesi 12:38
Bir akşam iş dönüşü; bahçenin demir parmaklıklarına komşu evin köpeği için astığım torbaları kontrol eden yaşlı bir adama rastlamıştım. Herkesin evine çekildiği ıssız sokakta oldukça ürkek adımlarla aradığı, küflenmemiş kuru bir ekmek olmalıydı. Umduğunu bulamayan titrek elleriyle poşetin ağzını toparlarken uğradığı hayal kırıklığını saklarcasına ara sokaktaki ağaçların arasından hızla kaybolmuştu. Ömer’in bir üst model telefon, Hafza’nın çikolata, Hatice’nin elbise siparişlerinin bulunduğu çantayı yasağa yakalanmışçasına arabadan çıkarmaya tereddüt ederken yitik umutlarla aç gezen o ihtiyar beni utanma sınavına tutmuştu. Belki tok insanların nazarından korunmak için sökük solmuş yakasının paltosuyla omuzlarını kaldırmıştı.
Kuş sütü eksik mükemmel bir sofra donatan eşim çok saygın bir insandı. Kimliğine uygun davranır hiçbir zaman zıtlaşmazdı. Hazreti Ömer’in Müslümanlığı seçimi beni öylesine etkilemişti ki oğlumun adına Ömer’i ben, kızların adını ise Hazreti Ömer’in kızı Resulun zevcesi Hafza’yı ve Efendimizin (s.a.v) sadık hayat arkadaşı Hatice’yi eşim koymuştu. İtidal üzere yaşamayı biz tercih etmiştik. Derken itidalin neresinde olduğumuzu da bilmiyorduk. İşlerin yoğunluğu ve çocukların aşırı hareketliliği sebebiyle ev işlerinde bir yardımcı talebinde bulunan eşime, Yaveri Ekrem’in gözünün nuru Fatıma’ya: “Ashabı Suffenin fakirleri yiyecek bulamazken sana hizmetçi nasıl verebilirim?” cevabını söyleyemezken ben bu itidal ölçüsünün neresindeyim? Kuru ekmek umuduyla poşeti karıştıran o yoksul eller bugünün Ashabı Suffesi olamaz mıydı? Hazreti Ali ve Fatıma’nın hiçbir şey yemeyip sadece su içerek iftar etmeleri, hergün iftar için hazırladıkları yemekleri iftar vakti kapılarını çalan yoksul yetim ve esire yedirmeleri sonsuz nimetlerle donanmış sofrada tıka basa açtığımız oruçlarla ne derece bağdaşıyordu? Esmayı kuşandığım zannettiğim o güne kadar gafletin kaçıncı boyutunda olduğumu anlamıştım. Nimeti sonsuz veren (Münim) olan Rabbime şükrüm, bir elim yağda bir elim balda vicdan rahatlamasına verdiğim birkaç şeyden umutlanarak mı olacaktı? Bazı sureleri ezber yapan oğlum Ömer (Alim) olan kalplerden geçeni bilen Allah’ın bir tecellisi olmalı ki Dehr Suresini açmıştı: Tane tane tecvid ve mahreç kurallarına göre öğreten annesine ezberi verirken manasına takılıvermişti gözüm; cennet şarabından kana kana içecek, Allah’ın has kullarından bahsedilirken, bunların şiddeti her yana yayılmış olan bir günden korktukları, verdikleri sözü yerine getirdikleri, kendi canları çekmesine rağmen yemeyi yoksula yetime ve esire yedirdikleri; bunu sırf Allah rızası için yapıp buna ne bir karşılık ne de bir teşekkür istemedikleri ifade ediliyordu. Hala etkisinde kaldığım ihtiyarın halini bahçeye bakan pencereden Ömer’e anlattığımda; ihtiyacını gören ama arkadaşlarının arasında en düşük model kendisinin olduğu için utandığını söylerken, utanmıştı. Telefonu geri götürmemi ezberlediği ayetlerle çelişki yaşadığını ifade etmişti.
Kur’an insanı Allah’a kulluk için yaratmıştı. Kulluk tabiri örnek insanı temsil ediyordu. Kulluk maksadıyla yapılan her iş de doğruluk gerekiyordu. Ve bu kulluk süresince kulun meşru şeylerden yiyip içmesi fakat israf etmemesi de gerekiyordu. Fıtratın ölçülerini aşarak aşırılığa düşmek kendini ve sahip olduğu değerleri boş yere harcamak israftı. “Ey Ademoğulları! Allah’a kulluk olsun diye yaptığınız her iş de kendinize çekidüzen verin serbestçe yiyip için fakat israf etmeyin. Zira Allah israf edenleri sevmez” ayetini defalarca okumuştum. Ama kendi adıma söylemeliyim ki İMKAN israfından imtihanı kaybettiğimi düşünüyorum. Tüketim çılgınlığının hat safhasında tüketimi teşvik edenler kirli tüketim ağlarıyla sanal bir alem kurmuşlardı. Ve bu dünya global bir Pazar haline gelmişti. Yusuf’un imtihan olduğu Züleyha’nın adı artık paraydı. İnsanlar parayla zor bir sahada güreşiyordu. Metropollerden her şehre inen AVMler pırıltılı bir görsellikle önce nefsi esir ediyordu. Nefsin esirliği tutkuyu ihtirasa sürüklüyor ve madde tutkusuyla abdestli giren müslümanın namaz vakitleri zaman israfında kayboluyordu. İmkan israfı arttıkça zaman israfı da artıyordu. İhtiraslar azgın dev dalgalar gibi maneviyatı özgürlük adına köleleştirmişti.
Sözde muhafazakar yaşayan, ifrad tefrid sınırlarından sakınmaya çalışan, nimetin şükrünü eda ettiğini zanneden (!) zavallı ben Allah dostlarının numune yaşayışlarını okurken gözyaşlarıma hakim olamamıştım; misafirlerine ikram için boğazladığı koyunun bütün güzel etlerini onlara ikram eden, aile fertlerinin de bir hafta boyunca geriye kalanları ile geçinmesine gönlü razı olan o ulvi insanlara gıpta etmeliydim. Aç, açık, sefil ve biçare olan nice yoksulun ızdırabını içimde hissetmezsem: “Muhakkak biz, insanı (yüz yüze geleceği) nice zorluklar içinde yarattık” (Beled Suresi 90/4) ayeti ile zıtlık arz edecektim. Ve ayette geçen (Fikebed) – zorluk kelimesini hayata geçirmeden sadece okumuş olacaktım. Oysa Kur’an yaşamak içindi. Kerim olan yüce Rab imkanı kuluna vermiş ama bu imkanı israf etmemesi için uyarmıştı. O akşam poşetin ağzını aralayarak ümitle içine bakan yoksul ihtiyar benim de dolayısıyla ailemin de hayatını aralamış, her hayat sahibinin kazancını, kendisine bahşedilenleri nereye ve niçin harcadığının hesabını vereceği bir sonu vurgulamıştı.
Keyfi hareketlerden ve nimete küfranla davranmaktan sakındıran bir vurguydu bu.
İmkan israfından nasibini almak isteyen herkese selam olsun!

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık