BİR NAMAZ Kİ…


27 Aralık 2011 Salı 12:51
Rutin sözleri o sabah bir kez daha tekrarladı: namaz kılmak İslam’ın şartlarından ikincisidir. Dinin direği olduğu için ibadetlerin en önemlisidir. Günde beş vakit her Müslüman için farz kılınmıştır. Miraçta Resule verilen hediyedir. Cumalar, yılda iki defa bayram namazları da camilerde topluca kılınır. Namaz borçtur, kazası dahi olamayacak kadar ulemanın fetvası vardır. Cemaatle kılınan namazlar ise insanların kaynaşması, dinin sosyalleşmesi için önem arz eder.
Üşenerek yataktan kalkmış, zoraki abdesti almış hatta saati için kurduğu telefona birkaç kez basmıştı. Çok ağır isteksiz bir halde seccadesini sererken gözü kıblede değil sıcacık yatağına kaymıştı. Şevksiz, heyecansız, kalıplaşmış okuduğu dualarıyla ayakta iken ne zaman secdeye vardığını, rükuyu ne ara yaptığını yoksa unuttuğunu mu dahi hatırlamıyordu. Ellerini açtığında Mevla’ya seslenecek sözleri aklına gelmiyor, elini yüzüne kapatırken; “Ya Rabbi ben kulken beğenmiyorum Sen Rabken nasıl beğenirsin” diyordu. Elbette hoşnut ve razı olmadığı bir namazdı bu. Bir değil beş değil bütün namazlarda bu isteksizlik alışagelmişlik, ruhsuzluk, omuzda bir yük, alacaklıya makbul olmayan ‘ödendi mi ödendi’ bir borçtan kurtulma vardı. Hepsi bundan ibaretti. Namaz onun için oydu. Ama öyle olmaması gerektiğini çok iyi biliyordu.
3 YIL SONRA…
 ‘Namaz, o sırada Allah’ı hatırlaması ölçüsünde değer taşır. Şeklen kılınsa da gaflet dolu bir namaz, gerçek bir namazdan çok uzaktır. Bir an olsun Rabbiyle baş başa kalabilmek için katedilmiş bir yoldur’ diyordu namaz için. Bunları diyebilmek için adamıştı kendini. Ne olursa olsun o aşkı o heyecanı bulmalıydı. Bağlı bulunduğu firmanın toplantısında otelin mescidinde iken tanıştı namazın içini dolduran manasıyla şuuruyla. Bir yanında dudakları kıpırtısız, sessiz, dualarla namaza duran ve diğer yanında ayakları sakat birisinin namazıyla Allah(c.c) rahmet tokadını yapıştırmıştı. Namazın özü; Allah’ın huzurunda kalbin huşu ile yani saygı ve korku ile dolması, dil ile Allah’ın anılması, bedenle O’na azami derecede tazim ve saygı tavrı sergilemesiydi. Dilsiz ve sakat kimseler hallerinden şikayet etmeden biz eksiğiz, namaz bize farz diyemezken, her azasını özürsüz yaratan Rabbine karşı ne kadar nankör olduğunu hissetti o an. İçini okurcasına fısıldadı sağ yanındaki namazgah arkadaşı: “Özün özü kalpteki yöneliştir, ne kadar yakınsan nazmında o derece alâ olur, miraca aday olur…”
Başlarken neden istiğfar getirdiğinin sebebini sorduğumda gönlüne nakşeden şu cevabı almıştı; “Ya Rabbi ben kulken, sen Allah’ken ben haddime düşmeyerek sana ibadet etmeye kalktım, hatalarımı bağışla Rabbim. Verdiğin bunca nimetlerin hakkını veremiyoruz. Sen ki her an bizi gözetliyorsun MÜHEYMİN’sin. Bir an bırakmıyorsun, bizler sana layık hamd edemiyoruz, noksanız, aciziz, Sense her türlü noksanlıktan münezzehsin!” Yıllarca okuduğu SUBHANALLAH zikrinin manasını son cümlede yakalamıştı. Ve müthiş bir araştırmaya girişti; İsra Suresinde; yerdeki ve gökteki bütün varlıkların Allah’ı tesbih ettiğini yani kendi dilleriyle O’na ibadet halinde olduklarını, namazın ise onların hepsinin ibadet şeklini içinde topladığını öğrendi; dağların dikey hayvanların yatay vaziyette, bitkilerin kökleriyle besin aldıkları için onlarında başları aşağıda olarak hal diliyle fiilen Allah’a ibadet ve taatte bulunduklarını öğrendi. Secdede hissettiği bedeni mikro alemde makro aleme yükseliyordu. Zahirde küçülüyor batında ulvileşiyordu. Ve iftitah tekbiriyle dünyevileşen nefsini elinin tersiyle geriye atıyor, kıyamda Allah’ın huzurunda bulunma şuuruna eriyor, kıraat edebiyle Kur’an ayetlerini Rabbine okuyormuş gibi tatlı bir ürpertiyle fısıldıyor ve gönül kulağıyla da dinliyordu. Semiallahülimenhamideh derken Rabbinin Semi esmasıyla onu hep işittiğini, her anını Basr esmasıyla gözden kaçırmadığını, Aziz esmasına sığınarak secdede O’nu yüceler yücesi farkındalığının farkına vardırıyordu. İ. Hakkı Bursevi’nin eserini okurken kulluğunun farkına bir kez daha vardı; “Başlama tekbiri alırken iki elin birden kaldırılmasını şöyle yorumluyordu; ‘İşin gerçeği şudur sağ el ahretten, sol el dünyadan ibarettir. Elleri kaldırmak ise dünya ve ahiret ilgisini elden çıkarıp arka tarafa atmak ve her ikisi sebebiyle de büyüklenmeyi yok etmek anlamını taşır. Abdestin masivadan ayrılmak namazı ise Hakka kavuşmak olarak değerlendirir.’” Fatiha da iyyakenağbüdü ve iyyakenastain derken derken yalnız O yüceler yücesine kulluk edildiğini ve yardım beklenildiğini şimdi anlıyordu. Bu kulluk yirmidört saatlik bir vakit sermayesinde sadece bir saatlik için değil yirmi üç saat içinde geçerli olmalıydı. Tahiyatta Rasulullah ile Mevla’nın karşılıklı diyaloğunu adeta seyrediyordu; Her türlü selamın, esenliğin, güzelliğin bizlerin üzerine kadar uzandığı vurgulanırdı. Ancak bütün bunlara ulaşamamak namazdan vazgeçmeyi gerektirmiyordu. Gönül büyüklerinin şu sözü ne kadar gerçekçiydi: “ÖNÜNDE BEKLEDİĞİNİZ KAPIYI CEVAP ALMAK İÇİN ÇALINIZ. CEVAP GELMEYİNCE VAZDEÇEN, MUHTAÇ DEĞİL DEMEKTİR. BU DURUMDA EV SAHİBİ ONA İLGİ GÖSTERMEZ. BU YÜZDEN NAMAZ TERK EDİLSE MANEVİ KAYIP BÜYÜK OLURDU.”
Üç sene önceki namazla bugünkü namazın farkı işte şuydu; sağında ve solunda kimin bulunduğunu bilmemek…

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık