Yönetime talip olan kişilerde olmazsa olmazlar; ehliyet, liyakat ve adalet


31 Ekim 2013 Perşembe 15:59
Ülkemizin her yerinde, 30 Mart 2014 tarihinde yapılacak mahalli idareler seçimi ile ilgili göreve talip olan kişilerde heyecan üst seviyelerde. Belediye başkanı aday adayları büyük bir heyecan içerisinde parti teşkilatlarının il ve ilçe başkanlıklarına başvurularını yapıyorlar.  Kimi aday adayları koltuklarını bir kez daha muhafaza etmek isterken, kimileri de koltukların yeni taliplileri. Ümit ve endişe bir arada. Kazanmak ve aday olabilmek için yoğun kulis çalışmaları yapılmakta.
Başkan aday adaylarının içerisinden seçime girecek başkan adayının belirlenmesinde hiç kuşkusuz ki halkın teveccühü, parti teşkilatlarının ve yetkili mercilerin vereceği kararlar belirleyici olacaktır.
Bu yarış içerisinde halkın, kendini yönetecek kişilerden talebi; İşi bilen, vizyon sahibi, halka yakın, hak ve hukuka riayet eden, kendini değil halkı ve hakkı düşünen, sorumluluğunun idrakinde, büyük hesap gününü unutmayan ehil insanlardan olmasıdır.
Osmanlının son döneminden itibaren ehil olmayan kişilere görevler verilmiş, buna bağlı olarak ta adam kayırma ve rüşvet artmış, toplumsal yapı içten içe kan kaybederek çöküş hızlanmıştır. “Yarım hoca dinden, yarım doktor da candan eder” misali.
Şehir ve kasabalarımızın daha iyi yönetilmesi,  altyapı ve üstyapı sorunların çözülmesi, dayanışmanın ve  sosyal barışın sağlanabilmesi için her yöneticide sağlam bir ahlak,    yeterli bilgi ve kapasitenin olması (ehliyet) , verilecek göreve layık olmak (liyakat) ve hakkaniyete uygun  icraat yapmak (adalet) gibi meziyetlerin olması gerekmektedir..
İnsan, kainatta yaratılmışlar içerisindeki en üstün varlıktır. Bu nedenle her şey insana hizmet etmektedir. Temel mantalite insana efendilik değil hizmet esas olmalıdır.
İnsana verilen akıl sayesinde dünya insan eliyle şekillenmekte ve idare edilmektedir.  Dünyanın yaşanabilir hale gelebilmesi için mutlak surette hakka ve hukuka riayet edilmesi gerekmektedir. Bu gün dünyada söz sahibi olanlar adil olmadıkları için savaş, huzursuzluk, açlık, sömürü, zulüm, gözyaşı devam etmektedir. İşte Birleşmiş Milletler Teşkilatının durumu. Her hangi bir konuda diyelim ki kınama veya yaptırım kararı alınacak.  193 üye devletin 192’si evet dese, daimi üyelerden 1’i hayır dese karar alınamıyor veya yaptırım uygulanamıyor. Bu nasıl bir adalet ki, diğer üye ülkelerin tamamının oyları bir anlam ifade etmiyor. Bu adil olmayan hukuk sistemi ile  dünyada  barışı nasıl sağlanacak doğrusu çok düşündürücü..
Toplumu yönetme talebinde bulunan  kişiler,  eğer şahsi menfaatlerini her şeyin üstünde tutarlarsa, hizmet yerine  gözlerini koltuk hırsı bürümüşse, sahip oldukları kamu gücünü keyfi olarak kullanılıyorsa/kullanabilme potansiyeli varsa bu çok tehlikeli bir durumdur. Bu yapıdaki insanlar yüzünden tarihte toplumların çok acı çektiğini görmekteyiz.
Adaleti ile meşhur Hz. Ömer döneminde şöyle bir olay vaki olur.
Halife Hz. Ömer (r.a.)’ın oğlu Abdullah parasıyla bir deve satın alır. Daha sonra bu deveyi, kullanımı herkese açık olan ve mülkiyeti devlete ait olan meralarda otlatır. Hayvan iyice beslendikten sonra Hz. Ömer (r.a.)’in oğlu Abdullah bu deveyi pazara getirir ve satılığa çıkarır. Deveyi bir adama satmak üzere pazarlık yapılırken pazara uğrayan Hz. Ömer (r.a.)  yaklaşır ve sorar;
-Bu bakımlı deve kimin?
-Oğlunuz Abdullah’ın derler,
Hemen oğlunun karşısında dikilir ve,
-Ya Abdullah!  Bu deveyi nasıl böyle besledin ki bu kadar semiz olmuş?
-Meraya sürdüm aziz babacığım! Orada iyi otlamış olacak ki, bu kadar semiz olmuş.
Hz. Ömer kısa bir düşünmenin ardından;
-Ya Abdullah  ‘Bu deveyi sattıktan sonra ana parasını al, üzerini bana getir hazineye yatıracağım.
Abdullah hayret içerisinde, neden ey aziz babam?
Adaletin timsali Hz. Ömer (r.a.) dudaklarındaki tebessümle oğluna hakikati şöyle söylüyor;
Herkesin devesi iskelet halindeyken senin devenin bu kadar semiz olması bir tesadüf değildir. Senin deveni merada görenler, aman dokunmayın halifenin oğlunun devesidir. Şurada sulansın, şurada otlasın diyerek hilafet makamımız senin devenin iyi otlatılmasına vasıtalık etti.  Deven de nüfuzumuzla semizlenmiş oldu.  Bu sebeple deveni satın aldığın fiyat olan sermayesini al, nüfuzumuzla elde edilmiş olan semizleşme parasını hazineye devret!
İşte Hz. Ömer’i, Ömer yapan yüksek ahlak.
Bu dönemin güzelliğini İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy şöyle ifade eder,
Kenar-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,    
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!

Toplum, işte bu arzu ve temenni içerisindedir. Herkes, Hz. Ömer olamayabilir ama Ömer ya da Kanuni Sultan Süleyman olmaya çalışabilir.
Ben yerine biz demeliyiz.  Zira ben duygusu egoyu ifade eder ki bu çok sakıncalıdır. Biz demek paylaşmak,  motivasyonu ve sinerji demektir. İnsan eksenli düşünmek, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek lazım. Yönetime talip olanların maiyeti altında bulunan kişilerden aç, susuz, yoksul, yetim, hasta vs. olanların dertleriyle mutlak surette dertlenmeli.
 “Adalet mülkün temelidir” der Hz. Ömer. Mülkün sağlam temelde olması adaletin olmasına bağlıdır.
Adil olan, hizmeti esas alan, halka hizmeti hakka hizmet bilen, vizyon  sahibi , halkın milli ve manevi değerlerine saygılı  yöneticilerin kazanması temennisiyle…..

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık