İsa DOGAN

Türkiye bir açmazın içine mi çekilmek isteniyor?


İsa DOGAN
23 Şubat 2011 Çarşamba 13:53

Yazıma bir soru ile başlama ihtiyacı duydum!
Türkiye bir açmazın içine mi çekilmek isteniyor?
Cumhuriyet tarihimiz boyunca yaşamadığımız kadar  sınırları kaldırılmış  özgür  ve ekonomik olarak daha refah bir topluma doğru yürüyoruz.
Yıllarca  insanlar sırf farklı düşündüklerinden  yargılanıyorlardı. Hapishanelerde  yazılan şiirlerin, şarkıların haddi hesabı yok. Durum böyle iken, geçmişle günümüz arasında fark edilebilir bir zihniyet değişimi yaşanırken birileri bu ortamı fırsat bilip sanki çıkmak istedikleri basamakları hızla ve hesapsızca atlamak için durumdan vazife çıkarıyorlar.
Daha bir kaç yıl öncesine kadar hayal bile edemedikleri demokratik olanaklara bugün sahip iken, nedir bu telaş ve nedir bu 19.yüzyıl fırsatçılığı!
Bugünkü yakalamış oldukları demokratik ve özgürlükçü ortamı kime borçlular?
Ak Partiye mi?
Hayır! Halka borçlular. Halk, oylarıyla  demokrasinin daha da gelişmesine evet dedi.
Halk kim?
Sadece Türkler mi?  Kürtler mi?....
Türkiye cumhuriyeti vatandaşları!
Doğuda yakılmak istenen ateşin külleriyle ülkenin dört bir yanında huzur ve özgür  yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını da ateşin içine çekmiyorlar mı?
Nedir bu Demokratik Toplum Kongresi?
Kimleri temsil ediyorlar, kimlerden oluşuyorlar ve amaçları gerçekte ne?
Birileri çıkmış kongre  yapıp bildiri yayınlıyor ve de Kürtleri temsil ettiklerini söylüyorlar.
Önce size şu soruyu sorayım.
Bir Kürt ile Türk’ü bugün nasıl ayırabilirsiniz. O kadar bütünleşmiş  bir toplumdan bahsediyoruz ki, kimseyi ayırıp “Sen Kürt’sün veya Türk’sün” diyemezsiniz.
Biz akraba,komşu,arkadaş,yoldaş  değil miyiz!?
Ama birileri ısrarla bir sınır çizme derdinde.
Kürtler gibi diğer unsurlar da  kültürel varlıklarını; dillerini, örfleri, yaşatmaya devam ediyorlar. Kültürler de genleşir ve değişir. Kimse  kimseyi kınamıyor, hor görmüyor, toplumun yaşantısı normal mecrasında devam ediyor.
Ama birileri bu kültürel zenginliği “başörtüsü sorunu” haline getirmeye gayret ediyor.
Bugün bu kadar özgürce tartışabilmelerini dahi son 8 yıldaki gelişmelere borçlular. Geçmiş yıllarda   “konuşursak  asker tepemize  biner” korkusunun yerini, bu kez aşırı şımarıklık belirtileri almış.
Dil, pazardaki fiyat küpüründen  veya tabelalardan  öğrenilmez ve de gelişmez. Siz bütün her  tarafa pankartlar assanız da, üzerinize büyük harflerle  yazılı kıyafetler giyseniz de, tuvalet kapılarına da yazsanız amacınıza ulaşamazsınız. Çünkü dil, bir jeolojik olay gibi çok uzun yıllara ihtiyaç duyar.
Ayrıca çağımız kültür çağından ziyade  küresel sömürü çağı!
Yani, eskiden çalışmak için sadece kendi vatandaşlarınla rekabet içindeyken, günümüzde tüm dünya vatandaşları ile rekabet içindesin.
Yani, ya en yavaş  koşan  ceylandan daha hızlı koşacaksın, ya da en hızlı koşan aslandan daha hızlı koşacaksın!!!!
Küresel rekabetin hat safhasında iken, ne talihsizlik ki  birileri bilerek ya da bilmeyerek bizi
“koşmamamız “için arkadan çekiyor.
Dünyada Türkiye’nin konuşulduğu bir dönemde böylesi iç tartışmaların  “art niyetli “ girişimler olduğu yönünde düşünmüyor değilim!
Türkiye’nin asırlarca muhafaza ettiği birliktelik olgusunun ne kadar yıkılmaz olduğunun en büyük şahidi tarih’tir.
Yoksa Kürt halkına bin yıllık bir tarihi birlikteliğin içini boşaltıp, yeniden tarih mi yazacaksınız!
Bu “aslan parçası “coğrafyasında en büyük kurt Türkiye’dir. Yanıbaşımızdaki sözde demokrasilerin ve de monarşik yönetimlerin altında yaşayan toplumları görenler  bu ülkenin  ne ifade ettiğini daha iyi anlarlar.
Demokrasiyi işine geldiğinde “her türlü düşünceyi ifade şekli “olarak niteleyenler bu düşüncenin bir simetriğinin de olacağını  unutmamalılar.
Yıllarca istikrardan yoksun çalkantılı dönemlere hapsolmuş  bir ülke,  her anlamda ilerlemeye, gelişmeye  başlamışken  tüm bu ilerlemeleri menfi olarak etkileyecek adımlardan uzak durmak lazım.
Bir de dillerin kültürelliğinin yanında ticariliğini de konuşmak lazım. Ekranlarda tartışanların dünyanın değişik bölgelerinden örnekler  verirken dilin akademik ve ticari boyutunu da göz önüne almamaları çok dikkat çekici.
Örneğin: Kuzey Irak’ta kullanılan Kürtçe Arabî harflerle yazılırken Türkiye’de Latin alfabesi ile yazılıyor. Yani kendi içinde dahi hem yazım tarzı, hem konuşma lehçesi birbirlerinden çok farklı. Hayatı boyunca “elma “ diye isimlendirdiği bir nesneyi kimse tabela ile yanına Kürtçe ismini yazarak değiştiremez. Bu politika, doğuyu doğuya hapsetme politikasıdır.
Yıllarca yatırım yok,hastane yok,okul yok....diye feryat edenler, bugün istikrarın,nispeten daha huzurlu bir ortamın temin edildiği bir dönemde “istemeyiz” dercesine Türkiye’nin sinir uçlarına dokunmayı tercih ediyorlar.
Acaba onların bilip, bizim bilmediklerimiz neler?
Konuşurken AB’yi baz alanlar yarattıkları huzursuz ortam ile Türkiye’yi AB’den uzak tutuyorlar. Bu da bir çelişki değil mi?
AB, Türkiye için bir hedef değil araçtır. Kimse Türkiye’den yeni  Islahat fermanları, Tanzimat fermanları  ve de Kapitülasyonlar beklemesin...
Artık Türkiye ölüm döşeğindeki” hasta adam”  değil.
Sağlıcakla kalın.

İsa Doğan



YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık