HİÇBİRŞEY’DE GİZLENEN HER ŞEY…


1 Kasım 2011 Salı 15:06
- Bu çocuklardan birisi kalbinin içini okusa, sende hiç utanmadan hiç çekinmeden açıversen yüreğini; sakladığın hiçbir yalanın olmasa, yüzünü kızartacak hiçbir düşüncen çıkmasa ne kadar mutlu olursun değil mi evlat? Oyunu hep kaybetsen de zafer senindir. Çünkü seni BASIR ismiyle sürekli gören, RAGIB ismiyle gözeten hiçbir şeyi gizleyemeyeceğin bir Rabbine sunacağın tertemiz küçücük bir yüreğin var, demişti dedem. Altı yaşında mahalle kenarında misket oynarken.
Otuz yıl geçmesine rağmen hala kulaklarımda, bana bıraktığı en mühim mesajı…
Göklere uzanan o çınar ağacının altında o gün içimde sakladığım ne kadar ‘kötü’ kavramı varsa misketlerle beraber o sokağın taşlarına bırakmıştım.
O çınarın gölgesinde dedemin tabiriyle: ‘Yeryüzünün semaya doğru açılmış dua ve yakarış sembolü’ mescidin kapısından çıkan diğer insanlar, maç yapan mahalle gençlerine asabiyetle söylenmişlerdi.. ‘Abdest bilmez, yönü Rahmana dönmez ailenin çocuklarından ne beklenir ki! Camiye gelecek yaştalar, oyun eğlence peşindeler, ataları bilmez ki çocukları bilsin…’ Gençlerde aynı asabiyetle karşılık vermişlerdi ‘Subhanekeyi ezberledik, otuz iki farzı sayıyoruz, namazın içindeki dışındaki şartları biliyoruz, abdest nedir biliyoruz… Uzaklaştırıcı sözlere saygısızca karşılıktı.
Bir iki kere maneviyatları coşmuş topu sokak ortasında terk edip namaza yetişmek için heyecanlanmışlardı. Heyecansız bir ifade ile ruhları aç namaz kılmadan, eleştiri yağmurunun altında rencide olarak geri çıkmışlardı. Kimisi abdestinin olmadığına, kimisi kıyafetine, kimisi tadili erkana uymadığını ifade ederek sözü çürütmüşler, tekrar tekrar ederek de yanlışta inatlaşmışlardı. Böylemi olmalıydı ilahi mesaj önce beyne ve yüreğe hitap etmeli değil miydi? Dedem gibi bir tebliğci o gün olsaydı onlar o namazı eda edeceklerdi. Sesi sükutu nazarı yürüyüşü ve oturuşuyla fikirleşmiş ve tekamülü tamamlamış bir şahsiyetti. O günden sonra büyük bir sorumluluk aldığını hissetmişti. Hazreti Ali’nin: “Çocuklarınızı yaşayacakları çağa göre yetiştirin” sözünü düstur edinmişti. Efendimiz (S.A.V) çağlar ötesi ufkunu nasıl çağlar sonrası nesillere taşımışsa dedemde her gençte bir gelecek tasarlamıştı. Geçmişte kalmış bir kişilik değil, kıyamete kadar baki bir misyonu üstlenecek şahsiyetler belirliyordu. İslam ekseninde taşıdığımız mesajla, İslami kişilik ölçüsü arasındaki hassas dengeyi tekrarladığında, çınar altındaki yalanlarımı terk ettiğim o günü yaşadım. ‘Kalbini avucunun içine rahatlıkla alıp rahatlıkla dolaşabilme sanatı’ diyordu. Vahyi süzdürdü içimize. Efendimizin (S.A.V) sünnetlerle bütünleşen hayatını hayatımızın merkezine koydu. Bilgiyi vermekle kalmadı. Terbiye etmesi için çalıştı. Zaten İslam terbiye değil miydi? En başta da nefsi terbiyeydi. Davranışlar, terbiye olunmuş bir nefsin yansımalarıydı. Göze terbiyeyi öğretti helal dairesinde ki her güzelliği görmek için. Dile terbiyeyi öğretti, yangını körükleyecek her sözden emin olmak için, kalp kırmamak için, kırılmamak için… Yani dedemin tebliğindeki amaç bilgiden davranışa geçmekti ve hâl diliyle Müslüman olmaktı. Tevhid bilincini öyle kazımıştı ki zihinlerimize ve yüreğimize: “Ben bütün kalbimle, bütün varlığımla tasdik ederim ki; Ya Rabbi Seni görüyor gibi, elest bezminde verdiğim söz gibi. Senden başka ilah yoktur. Sen varsın. Senden başka kulluk etmeye, secdeye varmaya, rükuya eğilmeye, kıyama durmaya değer hiçbir varlık yoktur!”
Özgürlüğün en büyüğü hatta tek özgürlük işte buydu. O’ndan başkasının önünde eğilmemek kadar daha aziz ne olabilirdi? Tevhid bilgisini öyle terbiye etmişti ki; halimizle dilimizle gönlümüzü tüm putlardan temizlemiştik. İlla ki Kabe’de yıkılan putlar şart değildi, tevhide ortak koşmak için. Lat ve Uzza’dan daha tehlikeli nice gizli zihni bulantılar vardı. Çünkü Lat ve Uzza görünendi. Görünmeyi insan dahi kendisi fark edemiyordu. Vahim yönü ise öğrenilen her şey İslam sanılıyor ve İslam bundan ibaret sayılıyordu. Ruhsuz ibadetlerin içi boştu ve hayata ilişkin amaçlar tamamen kaybolmuştu. Üç önemli hasletin hayata geçişini istiyordu dedem; TEFEKKÜR, TEZEKKÜR ve TEŞEKKÜR. Fikretme, zikretme ve şükretmeydi. Bu Mevla’ya karşı fazladan bir şey değil yapmamız gereken asli görevimizdi. İnsanın insana karşı da davranışında bu hasletleri gözetmesi gerekiyordu. Azıcık bir teşekkür fethedilmeyecek incecik yolları arşınlamıyor muydu? Hac bahsinde ihramı o kadar güzel anlatmıştı ki gençleri insanı en zayıf noktasından vurmuştu. Hiçbir ihramın markası yoktu. Statü farkı yoktu. Aynı ülkenin kralıyla o dağın çobanları da aynı bezden dokunmuş ihramı giyiyordu. Krala ipekten, çobana polyesterden diye bir ayrım söz konusu değildi. Çünkü hac birlikteliğin sembolüydü. Tıpkı kefen gibi, dünyaya dair her şeyi terk etmekti.
Varoluşu sorgulayan bir nesil beklentisi vardı dedemin. Her insanda beşeri özellikler olabilirdi. Mesela asabiyet mesela gurur… Terbiye edilmiş bir bilgi asabiyeti hilme, gururu tevazuya çevirmeliydi. Hassas dengelerden biride kendine nasıl davranılmasını istiyorsan başkasına da öyle davran düsturuydu. Müslüman Müslümanın elinden tuttuğu gibi omuz omuza da verilmeliydi. Bunların nadir görüldüğü şu zamanda hiç değilse insan diğerinin ayağına basmadan yaşamayı öğrenmeliydi. Ötekine saygı, ötekini yok saymamaktı bunlar. Ne kadar muhteşem bir dine sahiptik.
Ne kadar yüce bir Rabbimiz vardı. Ve önderliği kıyamete kadar eskimeyen daim yenilenen Peygamberimiz ve her okumada ayrı mucizelere kapı aralayan mukaddes bir kılavuzumuz vardı. Kulluk başlı başına bir hikmet arayışıydı. Dünyevi imtiyazlar bir tavafın eşliğinde sıfırlanıyor bir ihramın beyazlığında yok oluyordu. Omuz omuza verilen saflarda insanlar yek vücut haline geliyor makam ve mevki o muhteşem kapıdan içeri geçemiyordu. Camiyi öyle sevdirdi gençlere dedem. Farz, sünnet, vacip, müstehap, mekruh, mendup… bütün bunlar sevmekle başlıyordu. Ya zekat? Adalet terazisinde tartılarak yoksulun hanesine tebessüm dağıtılıyordu. Ve şehadet ki dil ile kalbi birlemekti, kalpten geçeni dil ile test etmekti. Nefsi yenik düşüren terbiye eden, ateşe kalkan oruç ise bambaşkaydı. Sohbeti bazen rahmet melekleri öylesine sarmalardı ki dedemin aklı konuşmak istemese de söz onu bırakmazdı. Ve noktayı Cemil Meriç’in şu güzel sözüyle koyardı: “Milletlerde ihtiyarladıkça gevezeleşir, hamlenin yerini belagat alır, hayatın yerini söz. Ve tek cümleyle özetlediği hayattı aslında. “YÜREĞİNE CAM BİR FAUNUSA KOYUP TEŞHİR ETTİĞİNDE, UTANACAĞIN HİÇBİRŞEYİN YOKSA!...”
Bu hiçbir şeye giren o kadar çok şey vardı ki aslında; hepside nefsin arzularıydı…

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık